Afet Araştırmaları Derneği

Afet Felsefesi

“FELSEFE YAŞAM İLE İLGİLİ GÜÇLÜKLERİN BAŞLADIĞI YERDE DEĞİL, BU GÜÇLÜKLERİN KAVRANILMAYA BAŞLADIĞI YERDE ORTAYA ÇIKAR.”

İnsan var olduğundan beri afetlerle karşılaşmış, afetlere bakışı onlarla baş etme yolları zamanla farklılaşmıştır. Var olduğunda ilk insan kayaların üzerine çıkmış, korku dolu gözlerle çevresine bakarak aşağıdakilerle baş edebileceğini ama gökyüzündekilerle baş etmenin o kadar kolay olmayacağını düşünmüştür. Dondurucu soğuklar, koca dağları un ufak eden depremler, günlerce ateş püsküren yanardağlar, ağaçları köklerinden söken seller, dinazorlar, insan boyunda mamutlar, dev yarasalar ve nice yaratıklar…

Bunlarla baş etmenin bir tek yolu olduğunu anladı: DAYANIŞMA. Birlikte hareket ederek kendisinden aşağıda olanlara karşı çözümler üretebilirken, gökten gelen felaketler için ona yalvarma, tapınma gibi yolları seçti. Tanrı, melek gibi iyi güçlere hediyeler sunarken şeytan, zebani gibi varlıklara da yalvardı, adaklar adadı.

İlk çağ doğu uygarlıklarında insan daha çok pratik ve dini nedenlerle doğayı açıklamaya, ondan yararlanmaya çalışırken önemli bilgilere ulaştı ancak bunu doğayı anlama yolunda değerlendiremedi. Oysa antik çağ uygarlıklarında dinin sunduklarına değil, aklın bulduklarına güvenerek doğayı anlamaya çalıştılar. Örneğin Aristotales depremi Tanrıların bir cezalandırması değil bazı fiziki nedenlerle (hava akımları, suyu sünger gibi çeken toprak vs.) açıklamaya çalıştı.

Orta çağda ise tüm afetlerin bir tek nedeni vardı.  Yaşlılara saygı gösterilmiyor, köleler efendilerine başkaldırıyor, kadınlar serbest dolaşıyor, bazı kendini bilmez bilim insanları evreni anlamaya, güneş ve yıldızların hareketlerini yorumlamaya çalışıyordu. Bu nedenle de Tanrı onları deprem ve vebayla cezalandırıyordu. Nitekim 1580’de İstanbul’da Takiyüddin tarafından kurulan en gelişmiş gözlem evi olan Tophane Gözlem Evi (Takiyüddin Rasathanesi) o dönemde yaygınlaşan veba salgını gerekçe gösterilerek, Tanrının işine karışıyor denmiş ve yıktırılmıştır.

Bir geçiş dönemi olarak Rönesansla birlikte bilim ve felsefe gelişmek için özgürlük alanına kavuştu. “Eski” çözülüyor ve “Yeni” oluşuyordu. Ancak Rönesans dönemi her ne kadar “İnsanı ve dünyayı yeniden keşfetmek” olarak tanımlansa da bilimsel çalışmalar bazı engellerle karşılaşmıyor değildi. Örneğin, “Dünya kendi ekseni ve Güneş’in etrafında döner ve yuvarlaktır” diyen Bruno, Copernicus, Kepler, Galileo gibi bilim insanları kutsal kitaba karşı geliyor diye hedef gösteriliyor, yargılanıyor, yakılıyordu. Yine de “Bilmek egemen olmaktır” diye Francis Bacon bilim sayesinde doğal afetlerin önceden bilinip önlemler alınabileceğini, doğal yıkımlardan en az zararla kurtulunabileceğini haykırıyordu.

18.yüzyıl aydınlanma çağı insana “KENDİ AKLINI KULLAN” dönemini başlatıyordu. İnsan artık AKLI ile yaşamını aydınlatabilir, düzenleyebilir, özgürlük ve mutluluğa ulaşabilirdi.

19.yüzyıl ise pozitivist felsefenin egemen olduğu bir dönemdi. Fiziksel dünyanın gerçeklerine dayanan bu felsefe bilimi yüceltiyor ve önünü açıyordu. Doğadaki tüm olayların neden sonuç ilişkisi içerisinde incelenmesinin ve fizik yasalarıyla açıklanmasının önemini vurguluyordu.

20.yüzyıl çevreci felsefecileri felaketlerin nedenini insan ve çevresi arasındaki etkileşimde bulmaktadır. İnsanın yaşama biçimi, teknoloji ve çevre seçimleri afet nedeni olarak görülmektedir.

Sonuç olarak ilk insan afetlere karşı doğa ile mücadelede dayanışmanın gücünü kavrayabilmişken, günümüz insanı her geçen gün daha çok bireyselleşerek ve çılgınca sürdürdüğü tüketim alışkanlığı ile yaşadığı dünyayı felaketlere hazırlamaktadır. (Covid-19, İzmir depremi)

Bugün bilim insanları “Deprem öldürmez, bina öldürür” derken, bizler hâlâ suçluyu görmemekte ısrar ediyoruz.

Nuray Ünsal
Felsefe Öğretmeni

KAYNAKLAR

Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi – http://www.auzefkitapistanbul.edu.tr

 

Sosyal medyanda paylaş, herkes haberdar olsun!